8 Haziran 2015 Pazartesi

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HZ ZINDIKA DEDİĞİ KOMİTENİN OYUNUNU BOZMALIYIZ : Bu menhûs millet; başkalarının kanını dökmeden önce, maddî açıdan onlara üstün gelir, bu güçlerini kullanarak insanları satın alır ve figüran olarak kullanırlar.

O milletin edebî ve kültürel damarlarını tahrip eder, sanat adı altında fikirlerini empoze ederek; gerek sinema, tiyatro, medya ve diğer araçlarla, gerekse dinî ortamlara ve din tedrisatı veren müesseselere sızarak inanç, ibâdet ve ahlâk temelleri üzerinde şüpheler ortaya atıp onların hayat damarlarını ve geçmişle olan bağlarını keserek mânevî açıdan kısırlaştırıp zayıf ve zelil duruma düşmelerini sağlamış olurlar.

Bugün dünya medyasına hükmeden ve ticareti elinde bulundurarak zayıf milletleri sömürge haline getiren bu habis ruh; savaşların, kargaşa ve terörün, ifsat ve bozgunculuğun öncü rolünü üstlenmiş ve değişik kanalları kullanarak emellerine ulaşmıştır.

Her türlü ihtilâlin, kışkırtıcılığın, geleceğin  plânlanması ve uygulamaya konulması, insan hakları ihlalleri, inandığı gibi yaşama hakkına baskılar, eğitimine konan engellemeler, darbeler, e-muhturalar, andıçlar, ergenekonvârî yapılanmaların kod ve şifreleri de yine bu menhûs ruh marifetiyle gerçekleştirilmektedir.

İçten Yahudi Siyonizmi taraftarı olan süfyanizmi genç nesle şirin gösterip bu yolla dinden ve Kur’ân’dan uzaklaştırmak gibi önceden kararlaştırılmış plânlarını uygulama devam etmektedirler.


İnşâallah Kur’ân nuruyla gönlü ve gözü aydınlanmış olanlar, bu tuzağa düşmeyecekler ve sinsî plânları Allah’ın yardımıyla tesirsiz bırakacaklardır.


Mahkemece varlığı kabul edilen ve mensupları hakkında çeşitli hapis cezalarına çarptırılan şimdilerde ise tahliye sürecine giren “Ergenekon Örgütü”, memleketimizin bilhassa son seksen-doksan senelik maddi- manevi hayatında çok büyük etkisi oldu. Hatta bu komite, devletin en üst mevkilerini işgal ederek ve devletin de nüfuzunu kullanarak millete zulüm etti. Anayasayı, darbeler yaparak ve kendi keyifleri anlayışında değiştirerek, antidemokratik kanunlarla zulümlerini kanun kılıfına soktular.
Esasen Osmanlının yıkılışında rol alan bu örgüt-komite, Osmanlı sonrası ülkemizin düzenlenmesinde ve kendi gaye ve maksatları istikametinde yani dinsizliği yerleştirmek ve yaymak için kendilerine engel gördükleri herşeyi ve herkesi ortadan kaldırmaya karar verdiler.

Bu durumu Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:

“Otuz sene evvel Dar-ül Hikmet a'zası iken, bir gün arkadaşımızdan ve Dar-ül Hikmet a'zasından Seyyid Sa'deddin Paşa dedi ki:

"Kat'i bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki, bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremiyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız" diye senin i'damına hükmetmişler. Kendini muhafaza et."

Ben de "Tevekkeltü Alallah, ecel birdir, tegayyür etmez" dedim.”(Emirdağ Lahikası-1 sh: 193)

Şimdi Risale-i Nur'un  bazı yerlerinde geçen ve şimdiki gizli çalışan şer odaklarının tarih içerisinde nasıl çalıştıklarını ve nasıl bir tavır takındıklarını gösteren yerleri görmeye çalışalım:    

1. Görünüşte itibar sahibi olan ve hakikatte asıl menfi gayelerini gizleyen bir cereyan, daima hükümeti kandırıp, dindarların ve özellikle Nur talebelerinin kusurlarını araştırıp, cezalandırmaya çalıştığını ifade ediyor. Şu anda medyaya yansıyan haberlere ve savcıların iddialarına göre devletin içerisinde itibar sahibi olup, hükümetleri yanlış yönlendiren bir cereyanın bu gibi faaliyetleri nasıl bir iştahla yaptığı aşikar ortadadır.

"Bu defa, Ayetü’l-Kübra’yı dikkatle ve muarızları nazara alıp okudum. Şüphem kalmadı ki, Risale-i Nur’un çok şiddetli darbelerine karşı muarızlar zaif bahaneler ve sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz kusurları medar-ı mes’uliyet gördükleri halde, bu dehşetli darbeleri nazara almayıp hem beraatimizi, hem Risale-i Nur’un serbestiyetini kabul etmelerinin sebebi: Başta Ayetü’l-Kübra olarak Risale-i Nur’un “Meyve” ve “Hüccetü’l-Baliğa” gibi eczalarındaki harikulade ve sarsılmaz hakikatler, onların dehşetli inatlarını kırmasıdır. Çaresiz mecburiyetle serbestiyetini, beraatimizi resmen kabul etmişler. Fakat yine gizli zındıka komitesi, elinden geldiği kadar nazar-ı millette kendilerini lanetten, nefretten bir derece kurtarmak için, kusurlarımızı arıyorlar ve hükumeti iğfal etmeye çalışıyorlar. Onun için, biz, eskisi gibi ihtiyatımızı elden bırakmamalıyız."(1)

2. Yine bu komiteci ve asıl gayelerini gizli yürüten kişiler, din mensuplarını birbirlerinin aleyhine düşürmeye, Alevi- Sünni, Vehhabi- Sünni ve şu cemaat – bu cemaat gibi suni gündemler vasıtasıyla düşmanlıklarını artırıp, İslam’ı zayıflatmaya çalışmaktadırlar.

"İşte şimdi gizli münafıklar, Vehhabilik damarıyla en ziyade İslamiyeti ve hakikat-i Kur’aniyeyi muhafazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikati Alevilikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde istimal ederek dehşetli bir darbeyi İslamiyete vurmaya çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hatta sen de biliyorsun; benim ve Risale-i Nur’un aleyhinde istimal edilen en tesirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar."(2)



3. Fakirleşen alem-i İslam’ın bu halinden istifade etmeye çalışan gizli din düşmanları tüm alem-i İslam çapında maddi ve manevi bir istilaya girişmişlerdir. Bunlar ortada fazla görünmeyen kişiler olup, taraftarları vasıtasıyla dine zarar vermeye çalışmışlardır.

"Evet, o dalalet ve zındıkanın en azgın devirlerinde Bediüzzaman Said Nursi, daimi nezaret ve tarassut altında ve böyle müthiş ve pek çok ağır şerait içerisinde idi. Nemrutların, Firavunların, Şeddadların ve Yezidlerin yapamadığı zulümlerin envaı Bediüzzaman’a yapılıyordu. Ve yirmi beş sene böyle devam etti.

O zaman alem-i İslam, maddeten fakirdi ve müstevlilerin esaretinde bulunuyordu. Bütün gizli fesat ve dinsizlik komiteleri, hem Türkiye’de, hem alem-i İslamda müthiş faaliyetler yapıyor ve taraftarları onları destekliyor ve hepsi de İslamiyet aleyhinde ittifak ediyorlardı."(3)

4. Müspet hareket eden ve dinlerinde samimi olan dindarlar ve vatanperverlerin aleyhinde herhangi bir hukuki dava açılamaz. Çünkü bu gibi kişi veya teşekküller, devletin işine karışmadıkları veya cinayetleri olmadığından cezaya müstahak olacak halleri de elbette olmaz. Çünkü kanunlar vukuat ile ceza verir, imkanat ile ceza veremez. Fakat kanun dışı iş yapmaya ve karanlıktan beslenen bazı komiteler, resmi memurları aldatmak suretiyle suçları olmayan kişileri daima rahatsız etmişlerdir.



"• Ehl-i hükumetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükumetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir taun-u beşeri ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmi memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevk etmek var.

Biz de deriz:"

"Değil böyle bir kaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur’an’ın kuvvetiyle, Allah’ın inayetiyle kaçmayız. O irtidatkar küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silah etmeyiz!"(4)

"• Ben tahmin ediyordum ki, hakiki ve en son müdafaanamemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risalecik olacak. Çünkü, evvelce bazı evham yüzünden bir seneden beri ve aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen planlar bunlardır: 

“Tarikatçılık, komitecilik ve dini hissiyatı siyasete alet etmek ve Cumhuriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve asayişe ilişmek” gibi asılsız bahanelerle bize hücum ettiler. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, onların planları akim kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risalede, on sekiz sene zarfındaki mektup ve kitaplarda, hakikat-i imaniyeden ve Kur’aniyeden ve ahiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalışmaktan başka birşe  bulmadılar. 


Planlarını gizlemek için gayet adi bahaneleri aramaya başladılar. Fakat hükumetin bazı erkanını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zahir ve şüphe bırakmaz ve dağ gibi metin, sarsılmaz olan Meyve Risalesi onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum."(5)

5. Bu komite ve cereyan, devamlı bir surette hükümeti yanlış yönlendirmekle iş yapmaya ve muhaliflerini bertaraf etmeye çalışmıştır. Fakat hesaba katmadığı bir şey vardı; o da Allah’ın (c.c) ihlasla çalışanlara verdiği inayet ve muvaffakiyettir.


"Bir cilve-i inayet-i Rabbaniye ve bir himayet-i hıfz-ı İlahiyedir ki, Ankara’da ehl-i vukuf heyeti, Risale-i Nur’un hakikatlerine karşı mağlup olup, şiddetli tenkit ve itirazın çok esbabı varken adeta beraatine karar verdiklerini işittim. Halbuki mahremlerin şedit ifadeleri ve müdafaatın dokunaklı meydan okumaları ve Maarif Vekilinin dehşetli hücumu ve ehl-i vukufun heyetinde maarif dairesine mensup ehemmiyetli iki maddi feylesofların ve yeni icadlara tarafdar büyük bir alimin bulunması ve bir seneden beri gizli zındıka komitesi aleyhimize Halk Fırkasını ve Maarifi sevk etmesi cihetiyle, ehl-i vukufun pek şiddetli itirazları ve bizi ağır cezalarla ittiham etmelerini beklerken, himayet ve inayet-i Rahmaniye imdada yetişip onlara Risale-i Nur’un yüksek makamını göstererek, şiddetli tenkitlerden vazgeçirmiş."(6)

Bu cereyan sahipleri ve komiteciler, sadece zamanımızda bulunan birkaç kişi değildir. Bunlar Osmanlı’nın artık yıkılma sinyalleri verdiği tarihlerden itibaren bu vatanda tesirli bir şekilde çalışmış ve kökleri yurt dışında olan organizeli bir komitedir. Bunlar kendi emellerine mani olmaya çalışan herkesi ortadan kaldırmayı adet edinmiş kişilerdir. 

"• Hamisen: Kat’iyen size beyan ediyorum ki, hiçbir cemiyetçilik ve cemiyetlerle ve siyasi cereyanlarla hiçbir alakası olmayan Nur talebelerini, cemiyetçilik ve siyasetçilikle ittiham etmek, doğrudan doğruya kırk seneden beri İslamiyet ve iman aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nevi bolşevizm namına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücadeledir ki, üç mahkeme cemiyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur risalelerinin beraatlarına karar vermişler."(7)

 Hükumet beni tam himaye ve bana yardım etmek, milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumu varken beni sıkması ima eder ki, kırk seneden beri benimle mücadele eden gizli zındıka komitesiyle şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli birer resmi makam elde ederek karşıma çıkıyorlar. Hükumet ise, ya bilmiyor veya müsaade ediyor diye çok emareler bana endişe veriyor."(8)

"İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede herbir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar (şimdi on dokuz defa oldu). En son dehşetli planları, sabık Dahiliye Vekilini ve Afyon’un sabık Valisini, Emirdağının sabık kaymakam vekilini aleyhime sevk etmeleriyle, resmi hükumetin nüfuzunu bütün şiddetiyle aleyhimde istimal etmeleridir. Benim gibi zaif, ihtiyar, merdumgiriz, fakir, garip, hizmete çok muhtaç bir biçareye o üç resmi memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda ve herkesi korkutmak o dereceye gelmiş ki, bir memur bana selam etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, casusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selam etmediklerini gördüğüm halde, inayet ve hıfz-ı İlahi bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsalsiz bu işkence, bu tazyik, beni onlara dehalete mecbur etmedi."(9)

6. Üstadımızın talebelerinden Zübeyr Gündüzalp Ağabeyimizin bu ifadelerinden anlaşılacağı gibi, bu milletin ve gençliğin maddi ve manevi mahvolmasına çalışan gizli vatan düşmanlarının varlığı kesindir. Bunlar kendilerine yakın olan o zamanki iktidar partisini kullanarak çok yanlışlıklar işlemişlerdir.

"• Senelerden beri emsaline rastlanmamış, bir feragat-ı nefs ve fedakarlıkla en ağır şerait altında yüz otuz parçadan müteşekkil muazzam ve harika eser külliyatıyla vatan ve milletin manevi kurtuluşunu temin eden böyle bir zata bu tarzda ilişmek, elbette millet ve gençliğin mahv u perişan olmasına gayret eden gizli vatan düşmanlarına yardım etmek ve alet olmaktır. Afyon’da bir-iki mütemerrid, bir zındık masonun iştirak ve teşvikiyle, o insanın bu tarz ihanet etmek fikrine, hiçbir ihaneti kabul etmeyen Üstadımızın tahammül etmesinden ve ehemmiyet vermediğinden şu hakikati kat’iyen anladık ki, bu vatan ve millete kendi yüzünden bir zarar gelmemesi için haysiyetini, şerefini, nefsini, ruhunu, rahatını dahi feda etmiştir."(10)

"Ecnebi parmağıyla idare edilen zındıka komiteleri, İslamiyeti imha için, İslam memleketlerinde, bilhassa Türkiye'de öyle desiselerle entrikalar çevirmişler, haince dolaplar döndürmüşler, hunharane ve vahşiyane zulümler irtikab ve şeytani ve menfur planlar tatbik etmişler ve iğfalatta bulunmuşlar; iblisane, sinsi metodlar takip etmişler ve kardeşi kardeşle çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesad ve tefrika tohumları saçmışlardır ki; bunlar İslamın bünyesinde derin rahneler açmış ve büyük tahribatlar yapmıştır."(11)

Dipnotlar:

(1) bk. Emirdağ Lahikası -I, (26. Mektup)

(2) bk. a.g.e., (152. Mektup)

(3) bk. Tarihçe-i Hayat, Barla Hayatı, Risale-i nur'un Zuhuru

(4) bk. a.g.e., Denizli Hayatı

(5) bk. a.g.e.,

(6) bk. Şualar, On Üçüncü Şua

(7) bk. Tarihçe-i Hayat, Afyon Hayatı, Afyon Mahkemesi

(8) bk. Şualar, On Dördüncü Şua

(9) bk. Emirdağ Lahikası - I, (145. Mektup)

(10) bk. Emirdağ Lahikası - 2, (14. Mektup)

(11) bk. Sözler, Konferans

“Dikkat ediniz, küfrü mutlakı müdâfaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın.” (Şualar, 13. Şua)

Üstad’ın bu ikazından, bu sinsî komitenin her tarafa parmak karıştırabileceğini anlıyoruz.

Gizli ifsad komitesinin içtimaî, hukukî, ekonomik, siyasî ve asayiş sahalarındaki muhtelif ifsadatı devam etmektedir.
1909 tarihinde Yahudi bir gazetecinin bir Alman gazetesinde yazdıkları dikkat çekicidir. 


Bu yazıda, o komitenin bir nevi hükûmet tarzında görevini yaptığını, üç yüz kişiden ibaret olduğunu, kendilerinden başka hiç kimsenin onları tanımadıklarını, bütün dünyanın geleceği hakkında hüküm verdiklerini, dünya ticaretini ve maddî imkânlarını ellerinde tuttuklarını, bu maddî güçle ülkeler üzerinde kültürel tahribat yaptıklarını, toplumların inanç ve değerlerini dejenere ettiklerini, zehirli bir ejderha gibi, kuyruğunun Filistin’de ( İSRAİL de ) olduğunu, gerekli tahribatı yapıp âlemi ifsat ettikten sonra Kudüs’te bu Siyonist birliği kurarak başla kuyruğun birleşmesi amacıyla plânlı bir çalışma içerisinde bulunduklarını ifade etmektedir.


Bu menhûs millet; başkalarının kanını dökmeden önce, maddî  açıdan onlara üstün gelir, bu güçlerini kullanarak insanları satın alır ve figüran olarak kullanırlar. 

O milletin edebî ve kültürel damarlarını tahrip eder, sanat adı altında fikirlerini empoze ederek; gerek sinema, tiyatro, medya ve diğer araçlarla, gerekse dinî ortamlara ve din tedrisatı veren müesseselere sızarak inanç, ibâdet ve ahlâk temelleri üzerinde şüpheler ortaya atıp onların hayat damarlarını ve geçmişle olan bağlarını keserek mânevî açıdan kısırlaştırıp zayıf ve zelil duruma düşmelerini sağlamış olurlar.

Bugün dünya medyasına hükmeden ve ticareti elinde bulundurarak zayıf milletleri sömürge haline getiren bu habis ruh; savaşların, kargaşa ve terörün, ifsat ve bozgunculuğun öncü rolünü üstlenmiş ve değişik kanalları kullanarak emellerine ulaşmıştır.

Her türlü ihtilâlin, kışkırtıcılığın, geleceğin  plânlanması ve uygulamaya konulması, insan hakları ihlalleri, inandığı gibi yaşama hakkına baskılar, eğitimine konan engellemeler, darbeler, e-muhturalar, andıçlar, ergenekonvârî yapılanmaların kod ve şifreleri de yine bu menhûs ruh marifetiyle gerçekleştirilmektedir.

İçten Yahudi Siyonizmi taraftarı olan süfyanizmi genç nesle şirin gösterip bu yolla dinden ve Kur’ân’dan uzaklaştırmak gibi önceden kararlaştırılmış plânlarını uygulama devam etmektedirler.


İnşâallah Kur’ân nuruyla gönlü ve gözü aydınlanmış olanlar, bu tuzağa düşmeyecekler ve sinsî plânları Allah’ın yardımıyla tesirsiz bırakacaklardır.

Cemaatler arası ve cemaat içi ihtilaflar icad edip körükleyen, çeşitli va’dlerle taraftar toplayan, ırk, bölge ve dil istismarcılığıyla fitne tohumları eken, her türlü özgürlük ve açılımın önüne farklı bahanelerle (laiklik, bayrak, vatan, devlet, milliyetçilik v.s istismarcılığıyla) engeller koymaya çalışan, bunun için de farklı kesimleri kışkırtan yine bu komitedir.

Abdülhamit Han Hazretlerini tahttan indiren, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali  (R.anhüm)’ün şehid edilmelerinde büyük rol oynayan ve Hilâfet-i İslâmiyeyi kaldırarak, süfyânî bir gücün hâkimiyetine yardım eden yine Yahudi milletinden müteşekkil o gizli komitedir.

Sultan Abdülhamid’e gönderilen Karaso şöyle alçakça bir teklif götürür: 
“Ben, mason cemiyeti tarafından zât-ı âlinize bir teklif ile geldim. Teklifimiz şudur ki: devletçe borçlusunuz. Borcunuzu ödemek üzere 5 milyon altın lira devletinizin hazinesine hediye ediyoruz; yüz sene sonra ödemek üzere 100 milyon altın lira da faizsiz borç veriyoruz. Buna karşılık bize Filistin’den az bir arazi hakkı tanıyınız.”


Cennetmekân Abdülhamid’in : “Ey alçak, huzurumdan çık git” şeklinde yerinde ve onurlu bir cevap verdiği tarîhen sabittir.


O cemiyet yılmadı, daha sonra 1901-1902 yıllarında Herzl’i gönderdi. O yüce Hâkan, Filistin’den verebileceği bir karış arazinin olmadığını, bu toprakların İslâm ümmetinin toprakları olduğunu haykırdı. “Saltanatın tehlikeye girdi” tehdidine de aldırmadı.

Ancak o gizli komite üçüncü kez bir atak yaptı, bu sefer İttihad ve Terakki Cemiyetini devreye soktu. Bir şey koparamayacaklarını anlayınca, Halifelik vazifesinden azletme konusunda ittifak ettiler. 

Bu amaçla Arap âlemindeki şer güçlerden ve İslâm Âlemini parçalamayı gözüne kestirmiş kişilerden yardım istediler. Neticede II. Abdülhamit Han’ın hilâfeti sona erince, hâkimiyet İttihad ve Terakki Cemiyetinin eline geçmiş oldu. Bundan sonra musibetler birer birer İslâm devletinin başına dökülmeye başladı ve önceden plânlanmış icraatlar tek tek uygulamaya konmuş oldu.


Kapitalizm ve komünizmin temelinde de bunlar vardır. Komünizm, dünyaya hükmeden bu gizli komitenin eseridir.

Ve aynı zamanda mason ve komünist işbirliğinin bir yansımasıdır.
Komünizmi yaymaya çalışan komünist komitesinin gizli ifsad komitesiyle beraber hareket edebileceklerini ve hükümetin de onlara ses çıkarmadığını 1948 yılında Afyon Hapsinde bildiren Bediüzzaman Hazretleri der ki: 


«Hükûmet beni tam himaye ve bana yardım etmek, milletin maslahatına ve vatanın menfaatına çok lüzumu varken, beni sıkması îma eder ki; kırk seneden beri benim ile mücadele eden gizli zendeka komitesiyle şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli birer resmî makam elde ederek karşıma çıkıyorlar. 


Hükûmet ise, ya bilmiyor veya müsaade ediyor diye çok emareler bana endişe veriyor.» (Şualar )


Birinci ve İkinci dünya savaşlarını bu komite tetiklemiş, Büyük Fransız İhtilalinin arkasında bu masonik oluşum durmuş, Arap ve İslâm Âlemine ırkçılık tohumlarını yine bunlar atmış, İslâm Devletlerinin parçalanmasını ve aralarında ihtilafların çıkmasını bunlar plânlamış, savaş kışkırtıcılığı yaparak İslâm ülkelerini birbirine düşürmüş, silah ticaretinden en büyük payı kapmışlardır...

İslâm âleminde dünden bu güne akıtılan kanların, yapılan zulümlerin, öldürülen çocukların, el konulan yer altı ve yer üstü kaynakların menfur emelleri ve Siyonist hedefleri için peşkeş çekilmesinin zâlim aktörleri de bunlardır.


Münafıkane tavır sergileyerek bazen Müslüman, bazen Hıristiyan görünüp, mezhep ve din ayırımcılığını körüklemek suretiyle halkları birbirine düşürmüşlerdir.

İslâm âleminde ırkçılık/milliyetçilik fikrini yayarak geri kalmışlığın sebebinin İslâmiyet olduğunu, ilerlemek ve güzel bir hayat yaşamak için İslâmiyeti terk etmeleri yönünde telkinlerde bulunmuş ve büyük fitnelere sebebiyet vermişlerdir.


Bediüzzaman Hazretleri de, insanlığın içtimâî hayatını sarsan faiz ve banka sistemini tesis eden, her çeşit bozguncu komitelerine karışan ve her türlü ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu (Sözler, 25.söz, 2.şua; 5.Lem’a, 4.ışık) ifade buyurmuşlardır.


250 sene öncesine kadar dayanan bu menhûs komite; “medeniyet, demokrasi, insan hakları, hürriyet, eşitlik, kadın hakları, işçi hakları”  gibi isimler altında kelime oyunlarıyla âlemi bozdular, özellikle Hıristiyan âlemi üzerinde etkili oldular. 

Bugün de o gizli komite, Evangelist adı altında başka bir cemiyeti bütün dünyanın başına musallat etmiştir. “Kutsal kitaba yönelmek” anlamına gelen bu tabir, ilk defa Protestan Reformu sırasında Luther ve onun bağlıları için kullanılmıştır. Bugün için Evangelizm, Amerika’daki Hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir.


 20. Yüzyıl başında ABD’de Protestanlar arasında liberaller ve tutucular diye iki kanat ortaya çıkmış, “fundemantelist” (köktendinci) diye önce kendilerini isimlendirmiş, sonra da Evangelistler olarak tanımlanmaya başlamışlardır. Bugün Amerika’da 30 milyonun üzerinde Evangelist Protestan vardır.
Kayda değer en mühimi de, bugün ABD’yi yöneten “globalist çete”nin gizli dini Evangelizmdir. Bunun samimi bağlılarından biri de Bush’dur. Bu karma ve müşterek komitenin sözü edilen bu belirttiğimiz ayağı için söylenecek en kestirme söz şudur: “Evangelist Hıristiyan Siyonistlerdir.”

Yani bu komite şekilden şekle girmekte, yüzünü farklı din ve ırkları arkasına ve desteğine alarak tahribatına devam etmektedir.
Yine o komitenin kendi dâvaları için en büyük engellerden biri olarak gördükleri ve on dokuz defa zehirledikleri Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin şu ifadeleri tezimizi tavzih etmektedir:

“Efendiler! Otuz-kırk seneden beri ecnebi hesabına ve küfür ve ilhâd nâmına bu milleti ifsâd ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur’ân hakîkatına ve imân hakîkatlarına her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bu gizli ifsâd komitesine karşı, bu meselemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz me’murlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandaclarına hitâben, fakat sizin huzurunuzda zâhiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsâde ediniz.” (Şualar,12. Şua)


Kökü dışarıda olan o gizli zındıka komitesi, dîne dayalı devletleri ilga edip yerine laik sistemler kurdurmak suretiyle, İslâm ülkelerinde misyonerlik faaliyetlerini desteklemiş, İslâmiyet aleyhine konuşmaları teşvik etmiş, yeni kiliseler açılmasını, diğer din mensuplarının da ehl-i cennet ve ehl-i necat oldukları fikrini yayarak hoşgörü kültürünün yanlış yönlendirilmesine sebep olmuşlardır.

O gizli komitenin tahrik ve teşvikiyle, Kur’ân’a aykırı bütün metod, propaganda ve çalışmalar bütün hızıyla devam etmektedir. 

Kur’ân’ın yeterli olduğunu (aslında Kur’ân’a inandıklarından değil), hadislerin zaten (hâşa yüzbin defa hâşa) uydurma olduğunu, dini yeniden yorumlamak gerektiğini, bu günün ihtiyaçlarına cevap vermediğini, İmam-ı Âzam gibi mezhep imamlarının ve müçtehidlerin da birer insan olduklarını, kendilerinin de yorum yapabileceklerini ileri süren zamanımızın ulemâussû’ 

Figüranlarını medya organları, özellikle TV’ler vasıtasıyla halkın önüne çıkartıp Müslümanların akidelerini ve 1400 yıllık  İslâmî düşüncelerini ve dinin dört ana kaynağını yıkmak amacıyla sürdürdükleri tahripkâr çalışmaları, Müslüman milletimiz ve Kur’ân’a bağlı halkımız ve özellikle gençliğimiz için büyük tehlike arz etmektedir.



Geçtiğimiz hafta, bir Nur dersi esnasında, bir üniversiteli kardeşimizin anlattıkları, üniversite mahfillerinde bu işin hangi boyutlara ulaştığı, (hâşa) toplam sahih hadis sayısının 20’ler civarında olduğu yönündeki propaganda ve zihin karıştırma işlevinin hangi eller vâsıtasıyla ve nerelerde yapıldığının da bir resmi ve yansımasıdır.


Süfyaniyet rejimi, o komitenin ürünüdür.

 Ve tavrını açıkça koyan bir mücahit Said Nursî:


“Ayasofya’yı put¬hane ve Meşîhatı kızların lisesi yapan bir ku¬man¬da¬nın keyfî kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen ta¬raftar değiliz. Ve şahsımız itiba¬rıyla amel etmiyoruz.» (Şualar ) diyerek tepkisini koyuyor.


Asrın Bedîi Üstad NursÎ’nin eserlerinde yüz yerde bahsettiği bu komiteye karşı dikkatli ve duyarlı davranmamız gerektiği hususunda yazımızın başında zikredilen sözünü önemine binâen tekrar kaydederek, Sünnet-i Seniyyenin ihyâsı ve hayata geçirilmesi meselesinde duyarlı mü’minlere büyük vazifeler ve mes’ûliyetler düştüğünü tekrâren ifâde etmem gerekir diye düşünüyorum.



KİM BU ZINDIKA KOMİTESİ?

BAŞBAKAN TAYYIP ERDOĞAN’IN, YAPTIĞI SON AÇIKLAMALARDA YER ALAN BIR PARAGRAFIN HER CÜMLESI, CÜMLELERININ HER UNSURU MÜHIM BIR MESELEYE PARMAK BASIYOR.

Bu kaya gibi sağlam millet, nifak çıkarının, fitne çıkarının istediği şeyi yapmayacaktır. Bu iman dolu kalpler birbirine düşmeyecektir. Umduklarını asla bulamayacaklardır. Bir öleceğiz ama bin dirileceğiz. Bunları, bu oyunu yönlendirenlerin de duyması için söylüyorum.
Bu paragrafın her cümlesi, cümlelerinin her unsuru mühim bir meseleye parmak basıyor.‘Kaya gibi toplum’ ifadesi, hayatın getirdiği her türlü riske karşı tecrübeye dayanan bir tarih bilincine; ‘iman dolu kalpler’, sayısız acıları birlikte göğüslememize hizmet etmiş İslam kardeşliğine; ‘umduklarını bulmayacaklar’ taahhüdü, hem gizli bir senariste hem de bu Müslüman toplumun basiretine duyulan güvene; ‘bir ölüp bin diriliriz’ –ki bu ifadeyi ilk kullanan Bediuzzamandır- ifadesi ise iman ve azmin gücüne itimadını gösteriyor.
TÜRKİYE ARTIK 'HOP' DİYECEK GÜCE ERDİ
Başbakan, tüm bu noktalara temas edişinin nedenini son cümlede belirtiyor:
“Bunları, bu oyunu yönlendirenlerin de duyması için söylüyorum!”
İşte benim için milat olabilecek söz budur!
Bu gerçek, ilk defa bu serahatle ve bu kararlılıkla söyleniyor. Hem de en yetkili ağız tarafından…
Demek ki Türkiye artık kendisine numara yapanlara ‘hop’ diyecek güce erdi. Veya ‘artık ne olacaksa olsun’ noktasına geldi. Her iki hal de önemli. Çünkü bu tespit, terörün -kendi insanımızı bize karşı kullanıyor olmasına rağmen- bir dış operasyon olduğu gerçeğininhükümet tarafından derk edilmiş olmasıdır.
Esasında Türkiye yaklaşık 100-150 yıldır, içine hulul etmiş ‘saklı niyetli / gizli ajandası bulunan kişiler’in sevk ve idaresi altında. Toplum bunu seziyor ama isim koyamıyordu. Devletin dimağını ele geçirmiş bu komita, ancak kendi onayını almış olanların siyaset yapmasına ve öne geçmesine izin veriyor. Askeriyede kimin kurmay olacağından tutun da kimin hangi kurumun başına veya parti liderliğine getirileceğine varıncaya kadar hep onlar karar veriyor. Bu millet de daima, kötüler arasından daha az kötüyü seçmek zorunda bırakılıyor. Millet adına ümit olan partilerin kadrolarının nasıl oluşturulduğunu bir kere daha düşünürseniz ne dediğimi daha net anlaşılacaktır.
Devlet içinde böyle saklı ve etkili bir yapılanmanın var olduğunu ilk hisseden ve söyleyen Bediuzzaman’dır. O, ‘kökü ecnebide, kendisi burada (Türkiye’de)’ olan gizli bir örgütten söz eder ve ona  ‘zındıka komitesi’ adını verir. Devlet gücünün Risale-i Nur’a karşı kullanılmasının arkasındaki sebepleri araştırırken keşfeder onu:  
“Kat’i bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et.’ Ben de ‘Tevekkeltü alellah, ecel birdir, tagayyür etmez.’ dedim.(…)” (Emirdağ Lâhikası, 168)
Keza, “Fakat hükümetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı….” (Şualar, 13. Şua, 275)
Ve yine “…Kırk seneden beri İslâmiyet ve imân aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanda anarşiliği yetiştiren bir nevi Bolşevizm namına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücadeledir ki…” (Şualar, 14. Şua, 343) diyerek, bu dehşetli ve tehlikeli örgüte karşı milleti ve hükümet erkanını uyandırmaya çalışır.
DEHŞETLİ, GİZLİ ÖRGÜT GÜN IŞINA ÇIKTI
Bediüzzaman’ın ‘iman ve İslamiyet düşmanı’, ‘dehşetli’, ‘gizli’ diye nitelediği bu ‘örgüt’ün ne olduğu, Ergenekon örgütünün bazı elemanları suçüstü yakalanıncaya kadar bilinmiyordu. Daha da önemlisi, onların faaliyet ve icraatları vatan ve milletin hayrına zannediliyordu.
Evet, Cumhuriyetin ilk yıllarında 120 kişiden oluşturulduğu söylenen bir ‘encümen’den söz ediliyordu ama bu örgütün kimlerden oluştuğu, üyelerinin nasıl seçildiği veya kimlerin üye olabildiği, en tepe noktasında kimin bulunduğu veya onun kimden emir aldığı hiçbir zaman bilinmedi.

Fakat ne zaman millet, maneviyatı ve imanı doğrultusunda bir adım atmış ise gizli bir el müdahale edip milleti o kararlılığından vazgeçmeye mecbur etti.

Sadık Yalsızuçanlar kardeşimin de ifade ittiği gibi, Bediuzzaman’ın Zındıka Komitesi dediği bu karanlık örgütün zihinlerde nasıl şekillendiğini bilemiyoruz ama hepimiz biliyoruz ki Osmanlı’nın yıkılışından bu yana, Türk milleti, tarihi misyonu ve kimliği ile asla bağdaşmayan bir yaşam tarzına zorlanmıştır.

 İç ve dış politikaları, hedefleri, milletin menfaati ve bekasından ziyade o saklı efendilerin arzusu istikametinde tecelli etti.
Türk milletinin tüm siyasi duruşları ve politikaları, 1940’lı yıllara kadar İngiliz politikaları çerçevesinde ve İsrail devleti lehine, ondan sonraki yıllarda ise yine İsrail’in bölgedeki amaçları doğrultusunda ama ABD politikaları ekseninde kullanılmıştır.



 Türk milletinin bu çizgiden sapma anlamına gelecek her çıkışı ve atağı, gizli bir el tarafından şiddetle cezalandırılmıştır. Yıllarca bu millet, cam fanusa hapsedilmiş pireler gibi sadece 20 cm sıçrayabilmeye mahkûm edilmiştir.
Çeşitli ihtilaller, iç karışıklıklar, çok sayıda faili meçhuller ve önce sol–sağ, şimdi de Kürt– Türk kavgasıyla 50 yıldır anarşizm ve terörle boğuşturularak ileri bir hamle yapmasına fırsat verilmedi.
Bir başbakanı ve iki bakanı asıldı, 28 Şubat sürecinde yüzlerce kayıp ve ölüm gerçekleşti. Birçok kez hukuk dışı usullerle halkın çıkardığı hükümetler devrildi, iktidarlar manipüle edildi. 

Sağdan ve soldan sayısız önemli insan öldürüldü ve hiçbir cinayetin esrarı çözülemedi. Daha da vahimi, bu ülkenin cumhurbaşkanına suikast yapıldı ama gerçek azmettiricilere asla ulaşılamadı.


 O cumhurbaşkanı  TURGUT ÖZAL , tetik çekeni bağışlamak zorunda kaldı, bir başbakan kendisine yapılan suikasta ilişkin konuşamadı ve ulaştığı bilgileri kamuoyuna açıklamaktan çekindi. Ardından kuşkulu bir biçimde öldü.


NEDEN OLAYLARIN ARDI ARKASI KESİLMİYOR
Ortadoğu’da, Orta Asya, Balkanlar ve Afrika’da meydana gelen tüm olayların ucu gelip Türkiye’ye dayandı ve hep Türkiye’nin çıkarları zedelendi.
Peki gerek Türkiye’de gerekse çevremizdeki ülkelerde çıkara dayalı açıktan veya gizli operasyonları yürütenler kim? Ve bunlara içimizden kim destek veriyor?
Bu coğrafyada neden olayların ardı arkası kesilmiyor? Neden dünyanın her bir yerinde var olan huzur ve asayiş bu coğrafyaya hiç uğramıyor?
Daha da vahimi, bütün bu olan bitenler karşısında birbirimizi suçlayıp duruyoruz. Olup bitenleri, Alevi Sünniden biliyor, Kürt Türkten biliyor, fakir zenginden biliyor, Arap Türkten biliyor, Türk Araptan… Bu hayhuy içinde kimsenin aklına gelmiyor ki neden ben Hacivat gibi aynı repliği tekrar ediyorum ve Karagöz aynı cümleyi söylüyor?
İşte ben umuyorum ki başbakanın dillendirdiği “Bunları, bu oyunu yönlendirenlerin de duyması için söylüyorum.” sözü, Türk milletinin uyanmışlığının bir ifadesi olsun. Türk anlasın ki kendi devletine kasdeden Kürt değildir. Ve Kürt anlasın ki, tâbi tutulduğunu ileri sürdüğü ‘ayrımcılık’ Türk milletinin iradesi değildir. Alevi bilsin ki Madımak’ı yakanlar Sünni değil, Sünniler bilsin ki Başbağları’ı ateşe verenler Alevi değil…
Bizim buna uyanmamız lazım artık!
Başbakan, acilen en yakınındaki daireden başlayarak, bu zındıka komitesinin nerelere kadar hulul ettiğini görsün.
Önceki yazımda da ifade ettiğim gibi başbakan hemen ve acilen güvendiği sağlam birkaç tarihçi danışmasından Yavuz Sultan Selim’in doğu seferinin icapları ve neticelerini anlatan bir rapor istesin.
İşte gördünüz bir eşkıya çıkıp rahatlıkla Türk devletini tehdit edebiliyor. Başbakan ya böyle meydan okumayacaktı ya da bu sözün arkasında durarak teröristlerden önce içimizdeki zındıka komitesinin üyelerini ve azaların belirleyip cezalandırmalı.
O zındıka komitesi açığa çıkarılmadıkça masum Kürtler dahi caniler gibi itham altında kalacak ve Türkler, kendi tebaasına zulmeden bir millet olmaktan kurutulamayacak!

BEDÎÜZZAMÂN VE ZINDIKA KOMİTESİ

ZINDIKLAR VE KÜFR-Ü MUTLAK. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE ZINDIKANIN ZULMÜ. ZINDIKA VE LÂDİNÎ YAPI. ZINDIKANIN İMHA PLANLARI. ZINDIKANIN BEDİÜZZAMAN VE TALEBELERİNE YAPTIĞI ZULÜMLER

Bediüzzaman ve zındıka komitesi
Zındık, lûgatta; “inkârcı, dinsiz, ateist” demektir.1 Zındıka komitesi de; dinsizliği, inkârcılığı insanlar arasında yaymayı gaye edinen ve zındıklardan oluşan gizli bir örgüttür. Bu örgütün üyeleri sûret-i haktan görünerek, kendilerini en halis, ülkenin ve insanlarının hayrı için çalışan seçkin kişiler olarak gösterirler. “Halka rağmen halk için” anlayışıyla hareket ederek inkârcı, yıkıcı, bozguncu fikirlerini eylemeye dönüştürürler.
Zındıka Komitesi yıkıcı, tahrip edici bir cereyandır. Değişik isimlerle faaliyetlerini yapar. Bazen bir kişi, bazen bir grup halinde tezahür eder. Nifakla iş görür. Sûret-i haktan görünüp bir şeytan gibi toplum nezdinde etkili toplumsal gruplara, devletin bürokrasisine, hatta üst seviyedeki idarecilere nüfuz ederek onları kendi emellerine hizmet ettirir.
ZINDIKLAR VE KÜFR-Ü MUTLAK
Zındıka Komitesinin şuurlu üyeleri küfr-i mutlak içindedirler. Mutlak küfür içine düşen bir kişi, dinsizliğin, inkârcılığın en iyi yol olduğuna inanır. İnancını asla sorgulamaz. Meşkuk, yani şüpheli küfür ise, mutlak küfre göre daha ehvendir. Bu durumda olan kişi, “Ya Ahiret varsa, ya Cehennem gerçekten mevcutsa benim hâlim nasıl olacak?” diye küfrünü sorgular. Bedüzzaman bir mektupta, Risale-i Nur’un ellerine geçmesi halinde küfr-i mutlaka düşenleri meşkuk bir küfre çevirebileceğinden söz eder.2

MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE ZINDIKANIN ZULMÜ

Zındıka Komitesinin Türkiye içindeki uzantısı çok dehşetli tahribatlar ve zulümler irtikap etmiştir. Osmanlı devletinin yıkılışında derin etkisi olmuştur. Çöküşün hızlandığı dönem olan Meşrutiyetten Cumhuriyetin kuruluşuna kadar olan süreçte, Müslüman Osmanlı toplumunun İslâmî dayanaklarını çökertip yerine dinsizliği ve inkârcılığı yerleştirmek için çok sayıda suikastlar, faili meçhul cinayetler irtikap etmiştir. Planını deşifre eden, tesir altına alamadığı kişilileri suikastla yok etmek bu örgütün kullandığı hainane bir usuldür.

Meşrutiyet döneminde Üstad Bediüzzaman’ın iman ve Kur’ân hizmetinin, emellerini gerçekleştirmede engel olduğunu gören komite, onun vücudunu yok etmeyi planlamıştır.
Üstad Bediüzzaman, Lahikaya aldığı bir mektupta bu durumu şöyle ifade eder:
“Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet a’zası iken, bir gün arkadaşımızdan ve Darü’l-Hikmet a’zasından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki:
‘Kat’i bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki, bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız’ diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et.’
Ben de ‘Tevekkeltü alallah, ecel birdir, tegayyür etmez’ dedim.”3
Cenab-ı Hak, Bediüzzaman’ı o komitenin şerrinden korumuştur.
ZINDIKA VE LÂDİNÎ YAPI
Cumhuriyetin kurulmasından sonraki süreçte, din ve maneviyattan soyutlanmış bir yapının ülkede zoraki tesisinde Zındıka Komitesinin büyük bir rolü olduğu bir gerçektir. O zamanlarda onun bir elemanı olan Mısır Hahambaşısı Haim Naum’un Türkiye’ye gelerek yetkililerle görüşmesi ve onlara akıl hocalığı yaparak “Lâdinî” bir yapının ülkede tesis edilmesinde mühim bir rol oynadığı bilinmektedir.4


ZINDIKANIN İMHA PLANLARI

Zındıka komitesi, acımasız ve merhametsizdir. Emellerini gerçekleştirmek için her yola baş vurur. Yolunda engel olarak gördüğü kişi veya kişileri değişik şekillerle imha etmekten çekinmez. Lozan kararlarına karşı çıkan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Beyin alçakça öldürülmesi, İskilipli Atıf Bey ve benzeri değerli hocaların idam edilmesi, Menemen ve Dersim gibi sayısız cinayet ve katliâmlarda bu menhus örgütün rolu olduğu aşikârdır.
ZINDIKANIN BEDİÜZZAMAN VE TALEBELERİNE YAPTIĞI ZULÜMLER
Tek parti idaresi boyunca lâdinî rejimle uyuşmayan, onun din ve maneviyatı dışlayan uygulamalarını onaylamayan, ancak müsbet hareket ederek onlara ilişmeyen Bediüzzaman ve talebelerine yapılan, tarihte emsali bulunmayan zulüm ve işkencelerin arka planında Zındıka Komitesi olduğu bir vakıadır.
Zındıka Komitesi o zaman ki hükümetleri iğfal ederek devletin mahkemelerini ve güvenlik güçlerini, insanların imanını kurtarmaya çalışan ve asayişin manevî bekçileri olan mazlum Bediüzzaman ve Talebeleri üzerine sevk ederek onları zindan, hapis ve sürgünlerle imha etmeye çalışmıştır. Bediüzzaman bu hususta şöyle der:

“Ehl-i hükümetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükümetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir taun-u beşerî (insanları helâk eden dinsizlik hastalığı) ve maddiyyunluktan (her şeyi maddeden ibaret kabul eden maddecilikten) gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar, şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevk etmek var. Biz de deriz:

‘Değil böyle bir kaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler, Kur’ân’ın kuvvetiyle, Allah’ın inayetiyle kaçmayız. O irtidatkâr küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silah etmeyiz!’”5
Bediüzzaman, zındıkanın bütün engellemelerine rağmen iman ve Kur’ân hizmetinde muvaffak olarak Kur’ân’ın bu asırdaki manevi tefsiri olan Risale-i Nur’u zor şarlarda telif edip milyonlarca Nur Talebesinin yetiştirmesine vesile olmuştur. Vatan ve milleti zındıka tuzağına düşmekten Allah’ın yardımıyla kurtarmıştır.

ZINDIKANIN BİR BAŞKA İMHA PLANI

O komitenin kullandığı bir diğer taktiği, hapis, sürgün ve zulümle yok edemediği kişileri zehirleyerek ya da aşırı dozajlı ilâç vererek onları manen felç edip rûhî dengelerini bozarak etkisiz hale getirmektir. Bu yolla Üstad Bediüzzaman’ı yirmi küsur defa zehirlemiş, ancak o Allah’ın yardımıyla bundan kurtulmuştur.
ZINDIKANIN KADIN TUZAĞI
Zındıka Komitesinin, hedefine ulaşmak için kurduğu tuzaklardan biri; toplumda açık saçıklığı ve sefahati tervic etmektir. Fertlerin ahlâkî yapısını bozmak için de, kadınlar arasında açık saçıklığı teşvik eder, gayr-ı meşru ilişkileri yaygınlaştırmaya çalışır. Bediüzzaman Gençlik Rehberi’nde zındıkanın bu tuzağına dikkat çeker ve şöyle der:
“Bu zamanda zındıka dalâleti, İslamiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planıyla Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişletmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar.”6


ZINDIKA KOMİTESİ MUVAFFAK OLAMAMIŞTIR

Zındıka Komitesi, devletin güçlerini iğfal ederek ve imkânlarını kullanarak yaptığı yoğun faaliyetlerinde, Allah’ın izniyle Bediüzzaman ve Nur Talebelerinin ve diğer bir kısım dinî cemaatlerin yaptıkları halisane iman ve Kur’ân hizmetleri sebebiyle muvaffak olamamıştır. O dinsizliği ve inkârcılığı bu millete kabul ettirememiştir.

Dipnotlar:
1- Arapça-Türkçe sözlük, Serdar Mutçalı, Zındık md.
2- Şualar, 13. Şuâ.
3- Emirdağ Lahikası-1 s. 193
4- Emirdağ Lahikası 2, s. 278.
5- Tarihçe-i Hayat, Denizli Hayatı.
6- Gençlik Rehberi, s.24.

YENİ ASYA / İBRAHİM ERSOYLU

ADALETİN ÖNÜNDEKİ MUAMMA PERDESİ KALKTIKÇA...

Ülkemde on yıllardır adalet isteyen bir vatandaşım. İçimizdeki kin ve öfkeyle, birbirimize attığımız nifak tohumlarıyla gerçeğe hizmet etmediğimizi bilecek denli tecrübeliyim öte yandan. Adaleti önce kelimenin tam anlamıyla saf bir niyetle, selim bir kalple talep etmenin şart olduğunu görecek denli de art niyetlilerin, yargısız infazcıların ve kara propagandacıların arasındayım.

Bizi birbirimize düşüren, on yıllarımızı esir alan, durmadan kan döktüren pek çok felaketin asıl yüzünü hiçbir zaman öğrenemedik bu memlekette. Gerçeğin iç yüzüne ulaşmanın yollarını kendi ellerimizle tıkadık bu yüzden en çok. İdeolojik veya ekonomik çıkarlara, cemaat menfaatlerine feda ettik adaleti. İlan ediyoruz.

80 öncesi faili meçhul cinayetler, 1 Mayıs veya Bahçelievler katliamı, Çorum ve Maraş olayları, Özal’ın ölümü, 90’lardaki Güneydoğu cinayetleri, yargısız infazlar, JİTEM operasyonları, Susurluk çetesi, kamu bankalarının içini boşaltıp faizcilikle sermayelerine sermaye katan kriz zenginleri, 

28 Şubat’ın gerçek failleri, Muhsin Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümü, Ergenekon’da veya Balyoz’da suçlanan bazı sanıkların masum olduğu iddiası, Hrant Dink cinayetinin bir türlü aydınlatılamayan ve durmadan kafa karıştırılan arka planı, 


Hanefi Avcı veya Nedim Şener’lerin başına gelenler, Rahip cinayetleri, barış müzakereleri sürerken Paris’te katledilen Kürtler, Sabancı cinayeti sanığının akıbeti, vesaire...


Evet, bu listeyi biraz daha uzatsak yazıya yer bulunmaz gazete sayfasında. Hiçbir şeyin iç yüzünü tam bilemeyişimiz toplumsal hayatımızda güvensizlik ve belirsizlik yaratıyor olmalıydı. Ferdi bağlamda yaratıyor olsa da bunun toplumsal yansımalarını pek göremiyoruz. Çünkü bu ülkede büyük bir çoğunluk kendini ait gördüğü cemaatin gerçeğine sözcü ilan etmiş durumda.

O yüzden haklı olmanın hudutlarını, edebini, direnişin ahlakını vesaire her daim hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız bu ülkede. Eğer samimi bir niyetle adalet istiyorsak. Herkes için. Hiçbir ayrım gözetmeden... Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları sırasında kasten olduğu ortaya çıkan bazı yanlışlıklardan ve bunca yaşanan mağduriyetten sonra:

 Örneğin bir evde ele geçirilen kör gözüm parmağına bombaları, Kanada’dan tanıklık eden ve sonra sırra kadem basan tuhaf bir adamın sözlerini, odasındaki yerin altına sakladığı iddia edilen savcının yine kör gözüm parmağına bulunuveren suç delillerini vesaire düşündükçe...


 Bir kez daha... Diğer muamma olaylar gibi, bunlardan da emin olamıyor pek çoğumuz.


Hrant arkadaşımızın hunharca katli bizim için Ergenekon’un en somut deliliydi. Sadece bu cinayet her şeyiyle aydınlatılsa, çok önemli bir çomak sokulmuş olacaktı bu sinsi nifak tohumcularına. Belgeler sahte olsa bile yaşananlar gerçekti. Ama MİT krizi patlak verdiğinde dahi pek çoğumuz durumu kavrayamadık. (Hüsn-ü niyetini koruyanlardan biriydim bendeniz de.) Ergenekon içinde de Ergenekon varmış. Hesap içinde hesap.

Özellikle dershane krizi döneminde maruz kaldığım ve bir yıldır hiç kesilmeden devam eden saldırı hakaret iftiralar ile örneğin bir kuvvet komutanı olacak şahsa yapılan tehdit şantajlar arasında veya en hileli şekillerde yapılan devlet yetkililerini dinlemeler arasında son derece profesyonelce bir bağ kurulmuş olduğunu gördüm. Kendi küçük hayatımızdan en dış halkaya dek toplumsal yönleriyle onlarca yüzlerce şahitlik biriktirdik paralel yapının toplumsal gündelik hayattaki tecellilerine dair. Bizzat dehşet hikayelerini paylaşanlar, ortaya koyanlar cabası. Perdeler giderek kalktı, kalkıyor.

Kendilerini gizlemeyi, hileyle sınav kazanmayı, yalan ve iftirayla ilelebet haklı olacağını sanmayı, bu uğurda nefret yaymayı dahi meşru gören kafa karıştırıcılar güvenilir kurumlarda muamma içinde sürdürürken faaliyetlerini... Adaletin içi boşaltılmış anlamını yeniden doldurmak zorundayız.

Şimdi paralel çetecilikle suçlananlar arasında da varsa eğer masum olanlar, masumiyet karinesini gözetmek ve aynı hataların bir daha yaşanmamasını sağlamak adaletin görevi kuşkusuz. Ama karşısındakine durmaksızın iftira atmak, lanet okumak, kendisine masumiyet süsü vererek hiçbir şey olmamış gibi bu vukuatlarını meşrulaştırmak için korkunç bir nefret ideolojisi yaymak... Masum bir eylem değildir. En azından vicdanlarda.

Buradan hareketle: Özellikle 28 Şubat’ın, Hrant Dink katliamının, Yazıcıoğlu’nun şüpheli ölümünün ve Paris cinayetlerinin mutlaka saf bir adalet talebi güden sorumlular tarafından yeniden, yeniden, yeniden ele alınması ‘herkes için adalet’e bizi götürecek en acil çözümdür.

 YENİŞAFAK / Leyla İpekçi

*Gülen bana "inşallah birgün bütün bu İslami cemaatler de bize dehalet edecektir (bağlanacak)" dedi. Bunu da masum bir talep görüyorsun.




EĞER 17 ARALIK GERÇEKLEŞSEYDİ, BİR MÜDDET SONRA BU PROJENİN BAŞINDAKİ İNSAN BURAYA HALİFE OLARAK GELECEKTİ. BUNUN ALT YAPISI HAZIRLANDI.PEKİ SONRA NE OLACAKTI? ÜÇ ŞEY OLACAKTI



2 ) Gülen Türkiye'ye dönüşünden sonra kendiside halife olarak IŞİD'le ve İran'la savaşa girilecekti.
3 ) Erdoğan dahil aklı başında kim varsa hepsi idam edilecekti. 
BÜYÜK FOTOĞRAFI GÖRDÜĞÜMÜZ ZAMAN OKUYORUZ BİZ BUNU.
1. Işid'le savaş başlayacaktı. O da halife çünkü.
2. İran'a savaş açılacaktı. İsrail'in yapmak istediği her şey İran'a yaptırılacaktı. İran devreye sokulacaktı.
3. İdam cezası geri getirilecekti.  Türkiye'de iş görebilecek, toplumu derleyip toparlayabilecek, aklı başında kim varsa hepsi darağacına gönderilecekti.
**Gülen bana "inşallah birgün bütün bu İslami cemaatler de bize dehalet edecektir (bağlanacak)" dedi.
Bunu da masum bir talep görüyorsun. Çünkü yaptığı şey çok güzel. Okullar açıyorsun, yurtlar açıyorsun, yurtdışında eğitim faaliyetleri sürdürüyorsun falan. "Küçük küçük parça parça şeyler yapılacağına, bu geniş havuzda faaliyetler yürütülsün." Bu masum bir hedeftir. Doğrudur demiyorum, ama cemaat mantığı içinde bunu anlamak mümkündür.
Ancak, "herkes yok olsun, sadece ben var olayım" düşüncesi... Bu düşünce neden?
*** Cemaat, yok etmek üzere bütün cemaatlere sızdı. Gülen Hareketi, bütün cemaatlere sızma operasyonunu çok önceden başlatmıştır. Bu sızma operasyonları, neticede o cemaatleri ele geçirme ve bitirme operasyonudur. Bitirmek için oraya sızılıyor. Başka gaye ve hedef de yoktur. Soru şu; bunu bir cemaat gayretiyle mi yapıyorsun, yoksa ayrı bir misyonla mı yapıyorsun?
Ama meseleyi, bütün İslami hareketleri sıfırlama noktasına çektiğin zaman iş değişir. O zaman burada olmayan, olmaması gereken, dıştan dayatma bir misyon söz konusu.
1 ) Fetullah Gülen İngiltere, Amerika ve İsrail ile  3'lü ittifakın  kurmak istedi. Hilafetin halifesi olarak düşünüldü. Eğer 17 Aralık başarılı olsaydı, Gülen Türkiye'ye halife olarak gelecekti.
Eskiden beri İngiltere'nin bir hilafet projesi var. Buna Amerika ve İsrail de eklendi. Üçlü ittifak bir hilafet projesi geliştiriyor. Peki bu hilafet projesini gerçekleştirmek istemelerinin sebebi ne?


2 ) Gülen Türkiye'ye dönüşünden sonra kendiside halife olarak IŞİD'le ve İran'la savaşa girilecekti.
3 ) Erdoğan dahil aklı başında kim varsa hepsi idam edilecekti. 

BU 3'LÜ İTTİFAKIN AMACI HİLAFETE "ERKEN DOĞUM" YAPTIRMAKTI : BİR İNGİLTERE, BİR AMERİKA, BİR İSRAİL NEDEN BENİM İSLAM'LA İDARE EDİLDİĞİM BİR ÜLKE TALEP ETSİN? BU ÜLKELER İSLAM'IN DÜŞMANI.
İslam'ın kendisinden kaynaklanan o güç yükselirse zaten öyle bir netice ortaya çıkabilir. İşte, kendi fıtri seyri içindeki yükseliş bu neticeye varmasın, başarılı olmasın diye, erken doğumla hasıl olacak bir hilafet projesi gerçekleştiriliyor.
GÜLEN'DE BU HİLAFET DÜŞÜNCESİ VAR. Halife olma tutkusu var. Bu teklif üçlü ittifak tarafından sıradan bir insana teklif edilmiyor zaten.
Şimdi, bu yapı itibariyle varılmak istenen neticeyi, biz İslami mantıkla düşününce doğru buluyoruz. Bir müslüman olarak bir ülkenin İslam'la idare edilmesini ben de isterim. Fakat bunu yapay bir şekilde, dışarıdaki insanların teşviği ve yardımıyla yaparsan burada bir soru işareti ortaya çıkar.
"ALLAH BİZİ ÇOK BÜYÜK BİR BELADAN KURTARDI"
Bu açıdan, Cenab-ı Hak bizleri çok çok büyük bir musibetten kurtardı. Çok büyük bir beladan kurtardı. Gülen buna istidad olarak hazır olmasaydı, zaten o tercih edilmezdi.
İkinci bir mesele; Gülen'in bütün harekatına baktığımızda, Cemaat içinde dahil, belli bir istidat törpülenmesinden geçmeyen insanlar diskalifiye edilmiştir. Törpülenirse tamam. Kurumsal ilişkileri bir kenara atın. Hüseyin Gülerce gibi arkadaşların Cemaat içinde bir karşılığı yok. Cemaat ayrı bir şey.
İKİ TÜRLÜ ŞEY VARDIR: CEMAAT'İN GENEL YAPISI VE CEMAAT'İ İDARE EDEN ÖRGÜT YAPISI. YANİ DERİN DEVLET.
Gülen'in dıştan söylediği mesajlar Cemaat'e mesajlar. Orada söylediğinden dolayı harekatlar yapılmaz. Harekat emri onlara zaten ayrıca emir olarak gelmiştir. Hiyerarşik yapı içinde emir gelir, gelmezse o operasyonlar yapılmaz.
"GÜLEN KERAMET GÖSTERDİ" ALGISI NASIL OLUŞTURULUYOR?
Gülen'in o emirleri önce dışarıdan tüm cemaate ve kamuoyuna söylemesinde ise önemli iki amaç var. Birisi Cemaat tabanında "keramet gösterdi" algısı oluşturmak, Cemaat dışındakilere ise "öngörü, bildiği bir şey var" izlenimi vermek.
CEMAAT DEVLETE SIZDI AMA DEVLET DE CEMAATE SIZDI
Ben kendisini çoğu kez ikaz ettim. "Bilgi kirlenmesine giriyorsunuz siz" dedim.
Bir başka nokta da; mesela "polis itirafçı oldu" deniliyor. Hayır itirafçı değil. O devletin adamı. Difüzyon var burda. Sen nasıl devlete girmeye çalışıyorsan, devlet de sana giriyor. Herşey kontrolde.
GÜLEN'İN YANINDA EN AZ 3-5 TANE DEVLETİN ADAMI VAR, ALDIĞI NEFES BİLE BİLİNİYOR
Ben yine söylüyorum. Bugün Fethullah Gülen'in yanında en az üç beş tane devletin adamı var. Nefes alıp verdiği her şey biliniyor, kaydediliyor. Hiç kendimizi kandırmayalım, aldatmayalım.
"EN MAHREM TOPLANTILARDA BİLE DERDİM Kİ..."
O yüzden ben toplantılarda hep şöyle derdim: Bu toplantıları Milli Güvenlik Kurulu (MGK) önünde yapıyor gibi yapmayacaksak, yapmayalım kardeşim. Biz ne yapıyoruz? En mahrem toplantılarda dediğim budur benim. Bizim devletten saklanacak neyimiz olur? Ne  yapıyoruz ki devletten saklıyoruz?
İşte bu yapı, daha sonra böyle bir noktaya çekildi. Ben bu yapılanma içinde en son, en uç noktada bulundum. Gülen'den sonraki ekibin içindeydim ben. Fakat, yapılan çalışmalara bakıyorum, MİT'ten olduğu söylenen arkadaşlar var. Yine o 10 kişinin içinde onlar. Kimi neyden gizliyoruz biz?
"DEVLET BİZİMLE GIRGIR GEÇMİŞ"
O açıdan eskiden beri bir difüzyon var zaten. Boşuna birbirimizi kandırmayalım. Ben hep diyorum: Devlet bizimle gırgır geçmiş. Gülen'in aranmaları, şunlar bunlar... Sonradan çıktı hep ortaya. "6 sene arandı" dediğiniz adam, aranmamış meğer. Kendileri söylediler: Yok biz seni aramıyoruz dediler.
Bu hareketi basite indirgememek lazım, ama üstesinden gelinemez bir hareket olarak da görmemek lazım.
Bir dönem Fethullah Gülen'in en yakınında bulunmuş,
Daha sonra  Cemaat'ten ayrılmış  olan 
 LATİF  ERDOĞAN /  A Haber

Cenab-ı Hak bizleri çok çok büyük bir musibetten kurtardı.
Çok büyük bir beladan kurtardı. ALLAHA ne kadar şükür etsek azdır.

GİZLENEN TALMUT YASALARI VE İSRAİLİN YOK OLUŞU : Tahrif edilmiş Tevrat’a göre Yakup Aleyhisselâm Allah ile güreşerek onu yenmiş ve İsrail lakabını almıştır ASLANDI ALLAHLA GÜREŞT DEDİKLERİ TAPTIKLARI ŞEYTANDIR .İ.

YÜCE ALLAH YAHUDİLERİ KUR’AN-I KERİM’İNDE TANITIYOR ve İSRAİLİN YOK OLUŞUHABER VERİLİYOR

























Bu sapkın yolu tutanlar içinde sapkınların en sapkınlarından birisi olan Yahudiler kendi ırklarını ilahlaştırmışlardır.

“‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.’ (derler.)” (Maide: 18)

Bu inanışın neticesi olarak kendilerinden olmayan ırkları hayvan gibi görürler, insan olarak hiçbir kıymeti yoktur onlar için. Onların paralarını, mallarını, topraklarını almak için her türlü hileye başvurmayı mübah görürler.


“Kitap ehli olmayan Arapların ve sâir kimselerin (hakkını yemekten dolayı) üzerimize bir sorumluluk yoktur.’ derler.” (Âl-i imran: 75)
Her türlü hile ve entrikaları tatbik ederler. İşlerine geldiği an yaptıkları anlaşmaları bozmaktan çekinmezler.


“Sen kendileriyle anlaşma yaptığın halde, onlar her defasında hiç çekinmeden andlaşmalarını bozarlar.” (Enfal: 56)


Hainlik onların karakterinin bir parçası gibidir.
“İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima hainlik görürsün!” (Mâide: 13)


Kendi iktidarlarını ve bekalarını tesis edebilmek için bulundukları yerde değil bütün dünyada fitne ve fesad çıkarırlar. Rakip gördükleri ülkeleri harbe tutuştumak veya silah satarak zenginliklerini artırmak için uluslararası entrikalar tasarlayıp milletleri birbirine düşürürler.
“Onlar yeryüzünde durmadan fesat çıkarmaya koşarlar.” (Mâide: 13)


Düşmanlıkları Hazret-i Allah’adır. Sırf ırkçılık gayretiyle peygamber olduğunu bile bile Resulullah Aleyhisselâm’a iman etmemişlerdir. Bu düşmanlıkları sebebiyle gerçek dine tabi olmuş müslümanları hiç sevmezler.
“İnsanlar içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri bulursun.” (Mâide: 82)
Her türlü ahlaksızlığı irtikap ederler ve bu ahlaksızlıklarına kılıf uydurabilmek için Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize, sarhoşluk ve hatta zina isnad eden iftiraları muharref Tevrat’a geçirmişlerdir. Ne kadar günah ve ahlaksızlık işleseler dahi cennete gireceklerine inanırlar.


“Sayılı birkaç gün dışında cehennem ateşi bize dokunmaz.’ derler.” (Bakara: 80 - Âl-i imran: 24)
“‘Biz nasıl olsa bağışlanacağız.’ diyorlar.” (A’raf: 169)


Yahudiler yine yapacaklarını yaptılar ve gerçek yüzlerini bir kez daha ortaya koydular.
Hazret-i Allah bize Kur’an-ı kerim’inde yahudileri tanıttığı için biz müslümanlar gördüklerimize şaşırmadık.
Peygamberlerine en büyük iftiraları atan, bazı peygamberlerini öldüren, milletlerini ve ırklarını ilahlaştırarak çok sapkın bir dini telakki kuran yahudiler kendilerinde gerekli kuvveti bulmuş olsalardı bu yapılanlardan şüphesiz daha beterlerini yapmaktan hiç geri durmazlardı.


Bu hakika“Ey Rabbim! Müslüman olarak canımı al ve beni salihler zümresine kat!” (Yusuf: 101)
t Âyet-i kerime’lerde şöyle haber verilmektedir:
“Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır.” (Âl-i imran: 118)
“Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür.” (Âl-i imran: 118)


Binlerce yıllık ezetorik gelenekten beslenerek ‘Tek Dünya İmparatorluğu’nu kurma hayaliyle hareket eden Meciddun Dağları’ndaki Yahudilerin sebep olduğu bir savaş. Gerek Afganistan, gerek Çeçenistan, gerekse Irak’taki (Eski Babil) bütün harpler, henüz dünyanın farkında olmadığı (3. Dünya) Harbi’dir


Bu ‘örtülü harple’, 3. Dünya Savaşı’nın gizli mimarları anayasaları gibi olan ‘Siyon Liderlerinin Protokolleri’ adlı kitaplarında belirttikleri tüm doktrinleri nihai eyleme dönüştürdüler. Siyonizmin tepesindeki Konsül ise bu oyunun ‘son perdesi’ni taraftarları ,aracılığıyla tamamlamaya çalışmaktadır.Ayrıca Konsül’ün istekleri doğrultusunda hareket etmeye hazır çeşitli kuruluşlar dünyayı kontrol etmekte. CFR, IMF, DB, TRILATERAL KOMİSYON, BILDERBERG, B’NAI BRIT, WTO, BM ve AB bu amaca yönelik kurulmuş örgütlerin başında yer almakta. Bunlar Konsül’ün dünya devi olan şirketlerinin en tepesinde, ‘çökertilmek istenen devletin’ içindedirler.


Ele geçirdikleri Ford Vakfı ve Tavistock Enstitüsü'nün yanı sıra CIA, NATO ve AB gibi merkezlerin düzenledikleri "kuşatma ve yıkım planları"nın ne ölçüde farkındayız? Bügünkü ve yakın gelecekteki "kuşatma ve yıkımlar"dan uzak durmak mümkün mü ?
Fabrika sahipleri, yan sanayi üreticileri ve yöneticilerini biz "kapitalistler" olarak görürüz. Ama gerçek bu değildir. Üreticilerin fabrikalarını çalıştırmak için gerekli parayı kredi olarak aldıkları kişi veya gruplar asıl kapitalistlerdir. Ve bu banker takımı iş sahiplerini, iş sahiplerinin işçileri sömürdüklerinden çok daha fazla ve acımasızca sömürmektedir.


Toplumları şekillendirmeye, yönlendirmeye çalışan bu insanların hedefi ‘TekDünya İmparatorluğu’nu her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmektir. Bu hedef doğrultusunda kendilerine ‘vaad edilen topraklar’ın bir parçası olarak gördükleri Anadolu üzerinde yaptıkları faaliyetler nelerdir?


İsrail devletinin kendi amaçları uğruna Amerikalı Evanjelistlerle ortaklaşa uygulamaya koydukları 3. Dünya Savaşı projesi nasıl hayata geçirildi? Dünyada yaşanan pek çok olayın perde arkasında hangi güçler hangi amaçla yer almakta?
İslamiyetin ilk yayılması yıllarında Mısırı Müslümanlar alınca,Mısır Firavun ailesi nereye gittiler?Kimler içine karıştılar ?
Ve dünyada hiçbir millet tarafından sevilmediği halde kendisini Roma İmparatorluğu'nun en şaşaalı yıllarındakinden bile yüksekte gören bir ırk vardır
.
Onların Siyonistlerin gizli yasaları ve şeytani ayinleri üzerine bu kadar dehşet vericisi Kitabı TALMUT bir kaos, sapkınlık ve dünyayı ele geçirme hayallerinin ve planlarının içerir.


Onlara göre Siyonlar Dünya ve kainatın tek efendisi” olacaktır ve Tanrı buna müsaade etmiştir hem de memnun olacaktır!..” Yukarıdaki ifade Talmut’un gizlenen hükümlerine ait. Bu hükümlere hakim insanlar dünyanın siyasi, iktisadi ve sosyal yaşantısına da hakim olan, insanları yönlendiren, eğiten insanlar. Bu eser, bir büyü veya büyüyü anlatan bir kitap değil; büyüyü ve sihri insanlığın zihnini kontrol etmek için en ciddi şekilde kullanan “Kabbala Kuvvetleri” insanların hayatlarına nasıl tecavüz edildiğinin farkına varılması içindir.
Bu amaçla, bu yetiyi, yani “Şeytan’ın İlmi” veya “Ölüler İlmi” ya da “Karanlıklar İlmi” adı da verilen bu ilmi, en iddialı ve kötü amaçlar için küresel bir güç olarak kullanan Siyonlara karşı toplumumuz uyarmak ve aydınlatması gereklidir


TELMUD’UN MAL İLE ALAKALI BAZI HÜKÜMLERİ


1. Ecnebilerin (Yahudi olmayanların) kaybolan bir malını bulup, onlara geri veren bir yahudiyi Allah asla afvetmez.
2. İnsanlardan, yani yahudilerden birinin malını çalmak caiz değildir. Fakat yahudi dininden olmayanların malını çalmak caizdir.
3. Faiz, yahudiler arasında haramdır. Fakat yahudi haricindeki insanlardan faiz almak mübahdır.
4. Bir yahudi, evladlarını faize alıştırmak için onlara faizle borç vermelidir. Ta ki çocukları faizin tadını alsınlar da yahudi olmayanlar içinde bu faiz müessesesini işletsinler.
5. Yahudi olmayanların hayatı bile yahudilerin mülkü iken (yani onlar yahudilerin kölesi iken), o ecnebilerin malları nasıl yahudilerin olmaz? Yani onların malları hertürlü hilelerle alınabilir.
(Hakikat-ul Yehud, sahife-18)
TELMUD’UN AHLAK CİHETİNDEKİ BAZI HÜKÜMLERİ
1. Gerek erkek, gerek kadın olsun, yahudi olmayan biriyle zina etmek mübahdır.
2. Bir kadının, başka bir kadınla zina eden kocasından şikayet etmeğe hakkı yoktur.
3. Kişinin karısıyla livata muamelesi yapması mübahdır. Çünki kadının, kocasına nisbeti; adamın kasabdan aldığı bir parça ete benzer. O adamın bu eti, ister pişmiş-ister çiğ olarak, canı nasıl isterse öyle yemeğe hakkı vardır.
(Hakikat-ul Yehud, sahife-19)


TELMUD’UN AHİD VE MİSAKLARLA ALAKALI BAZI HÜKÜMLERİ
1. Yahudiler, ecnebilere verdiği sözden ve yaptıkları yeminden dönmelerinden dolayı mes’ul değildirler. Çünki yahudilerle hayvanlar (ecnebiler) arasında yemin olmaz.
2. Yahudiler için yalan yere şahidlik yapmak caizdir.
3. Ecnebileri (yahudi olmayanları) aldatmak mübahdır. Belki vacibdir.
4. Senin önüne bir yahudi ile bir ecnebi herhangi bir hususta davalı olarak gelirlerse, imkan bulduğunda o yahudiyi bu davada kazançlı çıkar.
(Hakikat-ul Yehud, sahife-19)


SİYON PROTOKOLLERİ
"Yahudi olmayanların ölmesini istiyoruz."
"...bize karşı olan her şeyi ortadan kaldırmayı kendimize görev edineceğiz. Bu amaçla, krallığımızı kurmamıza çeşitli silahlarla karşıkoyan herkesi merhametsizce katledeceğiz."

1 Nolu Protokol:
-Siyasetin ahlakla bağı yoktur ahlaklı hükümdar tahtında duramaz.Bu gibi vasıflar Yahudi olmayan krallıklara ait olmalıdır.
-Gayemiz uğruna rüşvetçilik düzenbazlık ve hıyanetten çekinmeyiz.
2 Nolu Protokol:
-Seçeceğimiz yöneticiler kabiliyetleri zayıf ve kölece itaat edecek kimseler olmalıdır. Kendilerinin müşaviri veya uzmanı olan bizim çocuklarımız sayesinde ellerimizde oyuncağa dönecekler.
-Basın halkın şikayetlerini sürekli dile getirerek hoşnutsuzluk yaratmalıdır.
3 Nolu Protokol:
-Liberalizmi kullanarak onları rekabet haline soktuk.Kısa bir zaman sonra karışıklıklar ve iflaslar tüm dünyayı kaplayacaktır.
-Fransız ihtilaline büyük adını biz verdik.Çünkü o tamamen bizim eserimizdir.O vakitten beri daima dünya için hazırladığımız Siyon kanından kral lehine çalışıyoruz.
-Biz iktidara gelince hürriyet kelimesini lügatten sileceğiz.

4-5 Nolu Protokol:
-Görünmeyen bir kuvveti kim devirebilir.Biz böyle bir kuvvetiz.
-Halkın zihnini bozmalıyız.Zihinlerini boş nutuklarla meşgul etmeliyiz.

6-7-8- Nolu Protokoller:
-Yahudi olmayanların sanayini tamamen çökertmek için Yahudi olmayanların arasında geliştirdiğimiz lüksü ve spekülasyonu artıracağız.
-Biz hükümetleri iktisatçıların dünyası ile kuşatacağız.Bu sebeple iktisadi ilimler Yahudi öğreniminin başlıca konusunu oluşturur.Bizim etrafımızda bankerler sanayiciler sermayedarlar olacaktır.Çünkü herşeyi rakamlarla halledeceğiz.

9-10 Nolu Protokoller:
-Yanlış olduğu bizce bilinen prensipleri gençliğe vererek onların gençliğini şaşırttık ve bozduk.

11 Nolu Protokol:
-Yahudi olmayanlar bir koyun sürüsüdür ve biz onların kurtlarıyız ve sizler biliyorsunuz ki kurtlar koyun sürüsüne daldıklarında neler olur?


12 Nolu Protokol:
-Bizim kontrolümüzde olmadan tek bir tebliğ bile halka ulaşmayacaktır.Hatta bütün haberleri toplayan birkaç ajans tarafından yayılması sebebiyle bu neticeyi elde etmiş bulunmaktayız.

13-14 Nolu Protokoller:
-Filozoflar Yahudi olmayanların inançlarının kusurlarını münakaşa edeceklerdir.Fakat bizim inancınız bizden başka kimse tarafından tamamıyla öğrenilemeyeceğinden bizim inancımızı hiç bir bakış açısını hiçbir zaman münakaşa konusu yapamayacaklardır.

15 Nolu Protokol:
-İsrail kralı Avrupa’nın kendisine sunduğu tacı giydiğinde dünyanın atası olacaktır.

16 Nolu Protokol:
-Biz önceki yüzyılların hoşumuza gitmeyen bütün olaylarını insanların kafasından sileceğiz.

17-18 Nolu Protokoller:
-Ajanlarımız vasıtalarıyla Yahudi olmayan kralların hayatlarına karşı sık sık suikastlar yaparak onların nüfuzunu kıracağız.


20-21-22 Nolu Protokoller:
-Yahudi olmayan devletlerin dikkatsizlikle müsaade ettikleri borçlanma metotları yüzünden onların hazineleri boştur.Bununla birlikte borçlar birbirini takip etmekte olacak ve bütün devletler iflasa sürüklenecektir.


24 Nolu Protokol:
-Sadece kayıtsız şartsız sert, kabiliyetli, hatta zalim bir şekilde hükmedecek kimseler iktidar dizginlerini bizim Siyon liderimizden alacaktır.
-Hükümdarımız Davud’un kutsal zürriyetindedir.


TÜRKİYE’DE KAÇ ÇEŞİT YAHUDİ VAR?


İnsan düşünüyor bazen; Her yıl mili bütçenin yarısının tahsis edildiği bir ordu, nasıl olur da özel kuvvetler yetiştirip dağlarda keklik avlar gibi hainleri avlayamaz
Hele son dönemde kullanıma giren ileri seviyede gözetleme sistemleri ile, bunları nasıl takip edemez? Nasıl yerlerini belirleyemez, hareketlerini izleyemez? Nasıl olur da PKK saldırılarına karşı özel olarak hazırlanmış karakollar yapamaz? Nasıl olur da dağ başında bir yere kondurulmuş bir barakada pusuya düşen 15-20 Mehmetçiğe, yardım istediklerinde, "Analar Mehmetçik doğuruyor ama Sikorski doğurmuyor." diyebilir?
Bunun olsa olsa bir sebebi vardır, TSK, ta en başına kadar, Genel Kurmay başkanlarına kadar Sabetayist ve kripto yahudi sızmaya maruz kalmıştır. İşte son dönemde ağlama duvarında ağlarken kameralara yakalanan Genel Kurmay başkanlarımızın ve yüksek rütbeli paşalarımızın bu fotoğrafları durumun vehametini anlatmaktadır.
Kanımıza iliğimize kadar girmiş TSK içinden gizli Yahudiler, gizli Ermeniler, Pakraduniler ve Sabetayistler vede Masonlar derhal temizlenmelidir. Toplum, yöneticilerine bunun sağlanması için meşru yaptırım uygulamalıdır..


1. Türkiye vatandaşı olup da kimlik kartlarının din hanesinde Musevî yazan Yahudiler. Bunların nüfusu 15 ile 20 bin arasındadır. Kendi aralarında kategorilere ayrılırlar. Sefarad Yahudileri, Eşkenaz Yahudileri.
Bazısının ismi Yahudicedir, bazısı Türk ve Müslüman adları ve soyadları kullanır. Bunların hepsi de dindar Yahudi değildir.
2. Sabataycılar. Bunların kimlik kartlarında Müslüman yazar ama aslında iki kimliklidirler. Türklükleri ve Müslümanlıkları yüzeyseldir, gerçek kimlikleri Yahudiliğin heterodoks bir sekti olan Sabataycılıktır. Bunlar da homojen değildir. Sayıları ne kadardır? Kaçta kaçı militan Sabataycıdır?
3. Karaylar (Karaim). Küçük bir cemaattir. Bir uç Yahudi mezhebi veya cemaatidir.
4. Kripto Yahudiler. Bunlar Sabataycı değildir. 17'nci, 18'inci yüzyıllarda ülkemize mülteci olarak gelmişler, çeşitli bölgelere yerleşmişler/yerleştirilmişlerdir. Bir kısmı Alevî görünümlü, bir kısmı Bektaşi görünümlü. Belki Sünnî görünenleri de vardır
5. Kürt Yahudileri. Bunlar da son bir asır içinde ya Sünnî, ya Alevî görünerek araziye uymuştur.
6. Kafkasya kökenli Yahudiler. Kendisini su katılmadık Azerî gösteriyor ama aslında bir Tat Yahudisidir... Kafkasya’da otuz kırk kadar kavim vardır. Çerkezler, Dağlılar, Abazalar vs... Bunların hepsinin Yahudisi de vardır.
7. Tatar Yahudileri...
8. Arnavut Yahudileri
9.Tat Yahudileri...
10.Gürcü Yahudileri (Gürcüce: Kartveli Ebraelebi, İbranice: Yehudey Georgia) Kafkasya'daki Gürcistan ulusundan olan Yahudilere denir. Gürcistan'ın en eski cemaatlerinden olan Yahudiler tarihlerini Babil Sürgünü'ne kadar götürmektedir.


Gruzinik dilini konuşan bu Yahudiler dünyanın en eski cemaatlerinden biridir. Gürcü Yahudileri'nin bölgede 2.600 yıllık bir tarihi vardır. Gurjim veya kartveli ebraelebi denen bu cemaatin kökenleri konusunda tartışmalar olsa da en kabul edilen görüş cemaatin M.Ö. 6.yy'da Babil Sürgünü sırasında geldikleridir. 11. yy'da yaşamış Gürcü tarihçi Leonti Mroveli'nin anlattıklarına göre


11. Pakraduni"ler, Anadolu'nun İslamlaşması ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten Ermeniliğe geçen, 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçen, ama Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice sürdüren bir topluluk olmaktadır.


Fanatik Ermeni karşıtlığıyla Türkırkçılığını (Turancılığı) savunmak, her fırsatta İslam'a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alameti farikasıdır. Ama sadece solcu değil, sağcı partilere; hatta Milli Görüş'e de sızanlar vardır.


Örneğin, "Durmuş Durduyan" iken Oğuzhan Asiltürk'e dönüşen Pakradunilere rastlanmaktadır.
Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler'in hikâyesi yeni yeni günışığına çıkmaktadır.
İşte Muharref Tevrat ve birer gizli yorumu olan Talmud ve Tora'da: “Irak’ın ve İran’ın vurulmasıyla Armegedon'u başlatmaları Siyonistlere sürekli telkin olunmaktadır” ve bu Siyonist hedef için bölge ülkelerindeki Yahudi kökenli kriptolar parlatılıp iktidara taşınmaktadır.





12. Resulullah (s.a.v) buyurdu: Deccal Ispahan (isfahan) yahudilerden çıkacaktır. Onunla beraber başlarında sarıklı 70 bin Yahudi vardır.
“Taylesan elbiseleri giyinmiş yetmişbin Isfahan yahudisi Deccal’in emrine girecektir.” (Müslim)
Deccal Amerika’dan geldiği zaman, yahudiler ona tâbi olacaklar ve ondan sonra Arabistan üzerine yürüyecek.
Sonra Allah-u Teâlâ onların öldürülmesini murad ettiği zaman, küffar memleketine sığınmış bir yahudiyi dahi ikrah ettikleri için haber verecekler. “Burada yahudi var gel öldür!” diye. Yalnız Amerika haber vermeyecek, çünkü Amerika onlardandır.
İşte, içinde bulunduğumuz bu zamanda Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) yetmiş bin âlimin deccala hizmet edeceğini ve çok çok dikkatli olunması gerektiğini ifade etmiştir. Nitekim Hz. Muhammed (sav) bir hadis-i kutsi’de şöyle söylemiştir:

“Ahir zamanda bir grup insan türeyecek bunlar din ile dünyayı talep edecekler. İnsanlara karşı yumuşak (dindar dünyayı terk etmiş) görünmek için koyun postuna bürünürler. Dilleri şekerden tatlıdır, kalpleri ise canavarların kalbi gibidir. Allah onlara şöyle der:
- Bana karşı laubalilikte mi bulunuyorsunuz? Şanıma ve azametime yemin ederim ki Ben onlara kendilerinden (çıkaracağım) öyle bir fitne göndereceğim ki (değil fiilen fenalıklar işleyenler) içlerindeki iyiler bile şaşkına dönecekler. Ne def edebilecekler, ne de ondan paçalarını kurtarabilecekler.” (Kütüb-i Sitte, Cilt:13, Sayfa: 457)

Bu esrarengiz kişileri haberdar edip Müslümanları dikkatli olmaları konusunda uyaran sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hadisleri şöyledir;

1. Deccal Ispahan (isfahan) Yahudilerinden çıkacaktır. Onunla beraber başlarında sarıklı yetmiş bin (Müslüman görünümlü) Yahudi vardır. (Mevsuatu’s Sunne, El-kütüb’s-Sitte ve Şüruhuha 22, Müsnedu, Ahmed B. Hanbel 3-4, Tunus: Daru Sahnun, 1992. c.22. sf.224)

2. İsfahan Yahudilerinden taylasanlı yetmiş bin kişi deccalın ardından gider. (Sahih-i Müslim, c.8, sf.500)

3. Ümmetimden başları sarıklı 70 bin kişi deccal’a tabii olacaktır. (Ebu Bekir Abdürrazzak b. Hemmam, Abdürrazzak es San’ani , El Musannef, XI, sf.393)

“Deccal’in Çıkacağı Yer ve Kendisine Tabi Olacak Kimseler:


RE. 508/5. Şark tarafından bir cemaat meydana gelir. Kur'an okurlar hançerelerinden aşağı geçmez. Onlardan bir taife inkiraz ederse diğer taife zuhur eder. Son partileri Deccal ile beraber olurlar. (Hz. İbn-i Amr RA)
RE. 207/8. Deccal şarkta, Horasan denilen yerden çıkar ve ona katmerli yüzü olanlar uyar. (Hz. Ebu Bekir RA)
RE. 506/9. Deccal'e Isfahan yahudilerinden yetmişbin yahudi tabi olur. Hepsinin üzerlerinde taylasan vardır. (Hz. Enes RA)
RE. 508/2. Deccal, Horasan denilen yerden çıkar. Ona bir kavim tabi olur ki, yüzleri meşin gibidir. (Hz. Ebubekir RA)
RE. 97/7. Deccal şarktan, Horasan'dan çıkar ve ona kalkan yüzlüler tabi olur. (Yahudiler ve Moğollar vs.) (Hz. Ebubekir RA)



Ahirzaman, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hadislerinden anlaşılacağı üzere birçok fitnenin ve karışıklığın yer alacağı ve dünya hayatında meydana gelecek (ya da gelmiş) olayların sadece bir kez vuku bulacağı son zaman dilimini ifade eder. Hicri 13. Asrın müceddidi Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, bu dönemi anlatırken vaktin şiddetini göz önüne alarak “yirmi kişiden bir kişiye bile güvenilmez” (Kastamonu Lahikası, sf. 86) demektedir.


İSRAİLİN SONU


İsrail amansız bir tutkuyla kendisine vaad edilen feci akibete doğru hızla yuvarlanıyor.

Demek ki yazgı böyle bir şey! Vakti gelince kendi ayaklarınla ölüm vadisine koşuyorsun…

Zaten ilahi bir yasadır, bir kavim helak edilmeyi hak ettiğinde, Allah mücrimlerden ve fasık sefihlerden basiretsiz idareciler verir. O idareciler onları yavaş yavaş helake götürür:

“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz” (İsra, 16)
Maalesef çok geniş dünyevi imkanlara ve teknolojik bir üstünlüğü sahip olmalarından dolayı İsrailoğulları şımarmış durumdalar. Daha doğrusu onlar adına hareket eden siyonistler… Kimsenin gücü kendilerine yetmez sanıyorlar. Ve sanıyorlar ki, kendilerini denizden geçiren Rableri hala onlarla beraberdir. Oysa o gün onlar mazlum bir halk idiler. Bugün ise İsrail, Firavunlar Mısır’ı, Filistinliler ise o yurdun mazlum ‘İsrail oğulları’ olmuşlar…
"Biz kitapta İsrail oğullarına şu hükmü de bildirdik: ‘Siz ülkede iki defa fesat çıkaracak ve açık zorbalıklar yapacaksınız. Onlardan birincisinin vâdesi geldiğinde, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize musallat ederiz. Onlar sizi yakalayabilmek için evlerin aralarına bile girerek her tarafı didik didik edip araştırırlar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdür." (İsra Suresi, 17/4-5).


İkinci fesat ve hezimetlerini anlatan ayetlerin meali de şöyledir:

"Bunun ardından sizleri onlara galip getireceğiz, mallar ve çocuklarla size yardım edecek ve savaşçılarınızın sayısını arttıracağız.. İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, onu da kendi aleyhinize işlemiş olursunuz. Derken, sonraki taşkınlığınızın vakti geldiğinde, kederinizden suratlarınız asılsın, daha önce girdikleri gibi yine Mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler diye başınıza düşmanlarınızı musallat edeceğiz"(İsra Suresi, 17/6-7).

Ondan sonra İsrailoğullarına dedik ki: "O arzda mesken edinin. . . Gelecek hayatın vâdesi geldiğinde de, topunuzu hep bir arada toplayacağız. " İSRÂ 104.


1948 yılında İsrail Kuruldu. - Bu âyette Cenab-ı Hak, Yahudilerin bu defa aynı bölgelerde bir gün tekrar hâkimiyet şeklinin bir "devlet" tarzında olacağını da haber vermektedir. Nitekim, İslâm'ın ilk devirlerinden sonra (1. Fesat'dan sonra) 1948'lere kadar önemli bir Yahudi meselesiyle uğraşmayan Müslümanlar, 1948 yılında Yahudilerin bir İsrail Devleti kurmasıyla ikinci Yahudi fesadıyla karşılaşmışlar ve Yahudiler, hâkimiyeti tesis ederek, bu bölgeyi elde etmişlerdir.


Yahudilerin bir gün galip gelerek, yeniden devlet kuracaklarını bizlere bildirildiği İsra 6. âyetten sonra gelen İsra 7. ayette de, bu devlet zulmünün bir gün biteceği ve Müslümanların ilk defa olduğu gibi tekrar Mescid-i Aksa'ya girerek Yahudileri cezalandıracağı ve onların yüz hatlarının çok kötü bir hale geleceği bizlere müjdelenmektedir




İŞTE YAHUDİLERİ KORKUTAN HADİS!

Hadisi Şerif-

daha çok kıyamet alametlerinin zikredildiği bölümlerde geçiyor. Kaynaklarda kıyamet alametleri sıralanırken, fitnenin artması, Yahudilerin Müslümanlara yönelik taşkınlık ve zulmü inanılmaz boyutlara varınca, sabır sınırı taşıp artık bu zulme bir dur demek isteyen Müslümanların kendilerini bulup cezalandırmasından çekinen Yahudilerin bulabildikleri her yere kaçıp saklanacağından söz ediliyor.
Hadis-i Şerif’te, Yahudilerin taşların ve ağaçların bile arkasına saklanacağı, buna karşın Gargat ağacından başka bütün taş ve ağaçların: "Ey Müslüman, Ey Allahın kulu, Yahudi arkamdadır, gel onu öldür" diyeceği ifade ediliyor. (Buhârî, Tecrid, IX, 73; Tirmizî, Birr, 25; Fiten, 2; et-Tâc, I, 25).

Bahsi geçen hadis-i şerif Sahih-i Müslim’de; “Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek 'Ya Müslim! Ey Allah (c.c.) kulu! Gel, bak benim arkamda Yahudi var, buraya gizlendi, benim arkamda, gel onu cezalandır. diyecek. Sadece 'gargat' ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır” buyuruluyor. (Kitab-ul Fiten H. 2239).
Koştukları akıbet nasıl bir akıbet mi? İşte birde Tevrat’tan bir paragraf:

“Yehuda’da (Telaviv) bildirin ve Yeruşelim’de (Kudüs) işittirin ve deyin; Memlekette boru çalın; yüksek sesle bağırın. Ve deyin: Toplanın da duvarlı şehirlere girelim. Siyona doğru bayrak kaldırın; kaçıp sığının, durmayın; çünkü ben Şimalden (Kuzeyden) üzerinize büyük bela ve kırgın (katliam) getireceğim. İşte aslan sık ormanından çıktı. Ve ‘milletleri helak eden’ (cengâver) yola düştü; şehirlerin harap olsun ve onlarda oturan kalmasın diye senin diyarını viran etmek için yerinden çıktı” (Yeremye Bab 4, Pargraf 3)


İSRAİL'İN KIYAMET DÜŞÜNCESİNE GÖRE;
İSRAİL, NE KADAR ÇOK İNSAN ÖLDÜRÜRSE, KIYAMET GÜNÜNÜ ERKENE ALABİLECEĞİNE İNANIYOR.



Derme çatma, hatta kaçak kurulmuş bir devletin Dünya'ya böylesine meydan okumasını, daha da ötesi zevk alırcasına insan öldürmesini; İsrail'in kurduğu çadır devleti koruma, yaygınlaştırma isteğine bağlamak açık bir yanılgıdır.
Yanılgı değilse, bilmemektir.
İsrail'in çılgınca ürettiği terörün kaynağı sapkın inancından kaynaklanıyor.

İsrail, ne kadar çok insan öldürürse, kıyamet gününü erkene alabileceğine inanıyor.

İsrail'in kıyamet düşüncesine göre;

1) İsrail'in düşmanları yenilecek

2) Babil'deki sinagoglar yeniden yapılacak.

3) İsrail toprakları bitkilerle sarılacak.

4) Sürgündeki Yahudiler tekrar toplanacak.

5) Süleyman Tapınağı Kudüs'te tekrar inşa edilecek.

6) Mesih tüm Yahudileri vaat edilmiş topraklarda toplayacak.

Yahudiler yukarıda sayılan gerekçeleri bir an önce sağlamak için terör ürettiklerini özellikle din adamları vasıtasıyla satır aralarına saklasalar da ilan etmekten çekinmiyorlar.

Yani; Bir çok insanın sandığı gibi İsrail terörünün tek nedeni topraklar değil.
Toprakların üzerine gelmesini bekledikleri kıyamet . Bu kıyamiyetden gelecek sözde galibiyet ve kırallık.

Misyonerlik Üzerine Şiir : Misyonerlik Müslümanı, düşürdüler hataya. Sonra çıktı,sinsi sinsi kargaşa. Yok ettiler,cahilce tartışa tartışa Müslüman budur,sundular satışa.





Misyonerlik Müslümanı, düşürdüler hataya.
Sonra çıktı,sinsi sinsi kargaşa.
Yok ettiler,cahilce tartışa tartışa
Müslüman budur,sundular satışa.

Muhammed arabındır,bak hataya.
Tarihi yaktılar,yüzüme baka baka.
Hemen,Yahudi zihniyeti çıktı ortaya.
Ne varsa harcadı,İslamı yıkmaya.

Misyonerin,dinsizin işi bu,yıkmak.
Bize Yakışırmı? , susup bakmak.
Varken
mücadele için ortaya çıkmak.
Bana dokunmasın dersin,be ahmak

Müslüman,tembel tembel oturdun.
İslam adına bin bir hurafe uydurdun.
Müslüman,insanları her gün kandırdın.
Muvaffak olamayınca da kudurdun.







7 Haziran 2015 Pazar

Biz Türk de Müslüman da değiliz" diye açıkca itiraf eden Sabetaycılar / Sabetayistler......




Biz Türk de Müslüman da değiliz" diye açıkca itiraf eden Sabetaycılar / Sabetayistler......

Dünya Yahudi Konseyi'nin büyük gayretleri ve o zaman dünyanın süper gücü bulunan İngiltere'nin de kullanılması ile Osmanlı yıkıldı ve Müslümanlar tarumar edildi...

Bu işte Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan, Türk ve Müslüman gözüken yüzbinlerce Sabetaycının da büyük emekleri vardı. Bu nedenle yeni kurulacak kukla Türkiye devletinin kontrolünün Sabetaycılarda olmasına izin verildi.

Museviler ile Sabetaycılar arasında (her ne kadar sabetaycılar da yahudi olsalar da) bulunan anlaşmazlıklar sorun edilmedi. Türkiye'de iktidar artık Yahudi konseyi ve İngiltere ile danışıklı hareket eden Sabetaycıların ellerindeydi...


Kendisi de Sabetaycı olan Mustafa Kemal Adıtürk, bir kurtarıcı gibi gösterildiği Türkiye'de en yakın silah arkadaşları bile böyle bir şey beklemezken birden Cumhuriyeti ilan etti. Bunun hemen akabinde, 1924 yılında, "Yunanistan sınırları içinde kalmış Türkleri Türkiye'ye getireceğiz" bahanesi ile Selanik'i merkez edinmiş dindaşlarını yani Sabetaycıları "Türk" diye Türkiye'ye getirmek istedi. Uzun sıkıntıların ardından bunu gerçekleştirdi. Ve yeni Türkiye'nin en güzide toprakları, Osmanlı hanedanının şahsi gayri menkulleri, Yunanistan'a gönderilen zengin Rumların zenginlikleri hep bunlara peşkeş çekildi..

Dikkatinizi çekmek istediğim husus ise şu; Selanik'teki Sabetaycılar Türkiye'ye gelmek istemediler. Zira rahattılar... Mustafa, devlet gücü ile baskı yapmasına rağmen direndiler. En nihayet, yaklaşık üç yüz senedir açıklamadıkları büyük sırlarını bile açıkladılar Türkiye'ye gelmemek için... Selanik'li Sabetaycılardan bir Karakaşzade Rüştü çıktı ve "Biz Türk de Müslüman da değiliz. Bu güne kadar böyle gözüktük, böyle tanındık. Bizi Türk kabul ederek Türkiye'ye götüremezsiniz" mealinde açıklamalar yaptı...Bu Sabetaycılık araştırmaları konusunda bir dönüm noktası oldu... İlk defa, kendi ağızlarıyla ve net ifadelerle söylediler; "Biz Türk de Müslüman da değiliz"...